kadir incesu
  Ana Sayfa
 

Engin Toprak’tan Çağdaş Rus Öyküleri

 
KADİR İNCESU

Engin Toprak tarafından derlenen ve hazırlanan “Çağdaş Rus Öyküsü Antolojisi” İkaros Yayınları tarafından yayımlandı. İstanbul Kitap Fuarı sırasında İstanbul’da bulunan Engin Toprak ile söyleştik…

 

Bu seçkiyi hazırlama nedeniniz nedir?

Bu bir gönül borcu. Hayatımın önemli bir kısmı Rusya’da geçti, ben o toplumun içinde şekillendim. Hemen hemen okuduğum bütün Rus klasiklerini kendi ana dillerinde okudum. Sanırım heyecanımı ve duygularımı paylaşmak istedim. İstedim ki, bir öyküyü Rusça okurken duyduğum heyecanı, sürükleyiciliği Türk okuyucusu da aynı öyküyü Türkçe okurken hissetsin. Yani kendimce bir katkı sunmak istedim.

 

Ülkemizde çeviri, hakkını vererek yapılıyor mu?

Diğer diller konusunda herhangi bir çalışmam olmadı. Mesela İngilizce yapılmış bir çevirinin ana dilinde nasıl durduğuna hiç bakmadım. Bilmediğim dilleri inceleme şansım da zaten yok. Dolayısıyla bir şey söyleme hakkını kendimde bulmuyorum. Ama Rusça konusuna gelince durum pek iç açıcı değil. Mevcut Rusça çevirilerin büyük bir çoğunluğu direkt Rusça yerine Fransızca, Almanca ya da İngilizce gibi Avrupa dillerinden çevrilmiş; ana dile bir hayli uzaklar. Direkt Rusça’dan yapılan çeviriler de var tabii. Bunlar da parmakla sayılabilecek kadar azlar. Mesela 1940-66 arasında dünya edebiyatından Türkçeye çevrilen 1250 eserin yalnızca 80 tanesi Rus edebiyatından ve bunların da ancak 3 veya 4 tanesi direkt Rusçadan çevrilmiş. Şimdilerde durum oldukça farklı. Soğuk savaş sonrası her iki ülke insanı birbiriyle daha çok yakınlaştı. Bu yakınlaşmanın meyvesi yüzlerce evlilik oldu. Bugün Rusya’da sayıları on binleri bulan bir Türk nüfusu yaşıyor. Türkiye’de de durum bundan pek farklı değil. Artık her iki dili de ana dili gibi bilen bir kuşak doğuyor. Bunun edebiyata olumlu yansımaları kuşkusuz olacaktır.  

 

Şiirde çeviri için “Şiiri yeniden yazmak” deniyor. Öyküdeki durum nedir?

Öyküde durum tamamen farklı. Öyküde çevirmenin uyması gereken belirli kalıp ve ölçüler yoktur. Bu da çevirmenin işini büyük oranda kolaylaştırıyor. Bana göre, bir öykü ya da düz yazının her hangi bir türü iyi çevrildiği zaman ana diliyle aynı tadı verebilir. Bu, tamamen çevirmenin okuduğundan ne anladığına ve anladığını yazıya dökebilme yeteneğine bağlıdır. Çeviri, mevcut bir modele bakarak farklı ve/veya benzer malzemelerle orijinalin tıpatıp aynısını yaratma işidir. Şiir için benim de benzer kaygılarım var, fakat öykü için aynı düşüncede değilim; burada iş tamamen çevirmenin yeteneğine bağlıdır.

 

Seçkide yer alan yazarları ve öykülerini seçerken, nasıl bir değerlendirme yaptınız?

Bu seçkiyi hazırlarken öncelikli olarak iki temel kriter üzerinde durdum: seçilen yazar, belirli bir dönemin ve kuşağın temsilcisi olmalıydı; öykü ise hem yazarını ve hem de dönemini en iyi yansıtan örnek olmalıydı. Mesela Puşkin’in Maça Kızı gerek işlediği konu ve gerekse üslup olarak Rus edebiyatında hem bir ilktir ve hem de tektir. Dostoyevski’nin Gülünç Bir Adamın Düşü de yine öyle...

 

Puşkin, Dostoyevski.. Bunlar zaten çok aşina olduğumuz isimler, seçkide yer alan bazı öyküler de daha önce Türkçeye çevrilmiş... 

Böyle bir seçkiyi hazırlarken bir Puşkin’i, bir Tolstoy’u es geçemezdim. Bu doğru olmazdı. Fakat benim çevirilerim daha öncekilerin bir tekrarı değildir. Bunu üzerine basarak söylüyorum. Karşılaştırdığınız zaman arada önemli farklar göreceksiniz. Bunu kesinlikle o veya bu amaçla söylemiyorum. Gogol’un Burun öyküsü mesela... İki farklı Gogol okuyacaksınız. Nabokov’un Kapı Zili: Bırakın çeviri farklarını, mekânlar, kişi ve yer isimleri bile farklı.  

 

Seçkide Gorki, Şolohov gibi yazarları göremiyoruz...

Evet, Gorki, Şolohov gibi çok istediğim halde seçkiye alamadığım yazarlar da oldu. Bunlara Gonçarov’u da ekleyebiliriz. Günümüz Rus edebiyatından da isimler var. Buradaki temel sıkıntı söz konusu yazarların seçkiye alınabilecek sayfa sayısına uygun öykülerinin bulunmayışı idi.

 

Seçkide çok bilinen isimlerin yanında adı ülkemizde pek duyulmayan isimler de var.

Evet. Seçkiyi bu kadar geniş tutmamın nedeni de buydu. Türkiye’de yeni kuşak Rus edebiyatçıları hemen hemen hiç tanınmıyor. Yuriy Kazakov, Vasiliy Şukşin, Sergey Dovlatov... ..oldukça önemli yazarlardır. Onları birer öyküyle de olsa okuyucu ile tanıştırmak ve böylece günümüz Rus edebiyatına dair küçük de olsa bir fikir vermek istedim. Yeni kuşak Rus öykücüleri arasında özellikle Yuriy Pavloviç Kazakov ve Vasiliy Makaroviç Şukşin çok ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Onların yeri Tolstoyların, Dostoyevskilerin yanıdır. Kazakov’un öykülerindeki ana tema Rus Sibiryası’dır. Kahramanları Murmansklı, Arhangelskli balıkçılar ve denizcilerdir. Şukşin’in kahramanları da yine yoksul Rus halkı, Rus köylüsüdür. Şukşin bu yitik, sıradan hayatları adeta dantel gibi işleyerek inanılmaz bir güzellikte çıkarıyor karşımıza. Seçkide yer alan öyküsü İhtiyarın Ölümü onun bu becerisini en iyi yansıtan ustalık öykülerinden bir tanesidir.      

 

Ülkemizde en çok tanınan ve yazarlarımızı etkileyen isimlerden biridir Anton Çehov. Çehov’un Rus ve Türk edebiyatına etkileri üzerine neler söylenebilir?

Çehov, Tolstoy ve Dostoyevski’ye kıyasla bir geçiş dönemi yazarıdır. Edebiyat eleştirmenleri gerek biyografik ve gerekse tarz olarak onu, Rus edebiyatının hem 19. ve hem de 20.yüz yılına dahil ederler. Çehov, Rus edebiyatına yeni bir yazın tarzı olarak öyküyü kazandırmıştır. Çehov öncesi, gerek uzun öykü “pavest” ve gerekse kısa öykü “raskaz” edebi eser olmaktan çok deneme ve/veya taslak olarak kabul ediliyordu. Eserlerinde işlediği konu ve kahramanlar da sadece Çehov’a hastırlar.

Kalemine doladığı kişilikler, oyun ve öykü kahramanları toplumun aynası gibidirler; bir dönem Rus toplumunu, sınıfsal katmanları ve bu sert, kırılmaz katmanlar arasında kendine yer edinen kişilikleri günümüze taşıdığı gibi içimizde hâlâ var olan bu tür kişilikleri de deşifre etmektedir. Çehov’un kahramanları her gün karşılaştığımız, aynı atmosferi paylaştığımız, yani aramızda yaşayan kişilerdir. Çehov’un Rus edebiyatına etkileri tartışılmazdır. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını da oldukça etkilemiştir. Bu dönemde Çehov tarzı sosyal ve toplumsal meselelerin ikinci plana itildiği, ferdi meselelerin ön plana çıkarıldığı öykülere sıkça rastlanır.

 

Çeviri dışında çalışmalarınız var mı?

Ayrıca kendim de öykü yazıyorum. Öykülerimin bazıları Rusça ve Gürcüce yayımlandı. Bir de uzun yıllardır kafamda bir roman projesi var. Fakat tüm bunlar için bir şeyler söylemek henüz erken. Hamuru biraz daha yoğurmak istiyorum, benim acelem yok.

 

Yeni, çeviri projeleri var mı?

Şu anda Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov’un ünlü şiirsel komedisi Akıldan Bela üzerinde çalışıyoruz. Bu projeyi değerli şair dostum, oyun yazarı Cenk Gündoğdu ile birlikte yürütüyoruz. Akıldan Bela Rusya’da ilk yayımlandığı ve ilk sahnelendiği günden beri bugün hâlâ güncelliğini koruyan ve sevilen bir eser. Gonçarov onun için: “Yevgeni Onegin’den, Boris Godunov’dan, Vanya Dayı’dan çok daha yaşlı olmasına rağmen onları eskitti ama kendisi eskimedi,” der. Gerçekten de “Akıldan Bela” kendinden sonraki kuşakları oldukça etkilemiş ve Rus edebiyatına ‘Çatski’ gibi çok önemli karakterler kazandırmıştır. Eser, aslında 1940-66 arasında M.E.B tarafından Türkçeye çevrilmiş. Fakat çeviride ‘iyi okuyamamaktan’ kaynaklanan bariz çeviri hatalarının yanı sıra çok önemli iki hata yapılmış: Eserin ana dildeki ‘şiirsel biçemi’ korunamayarak düz yazıya, ‘komedi’ özelliği ise ağlatıya dönüşmüş. Bu anlamda “Akıldan Bela” gibi büyük bir eserin Türkçeye kazandırılması oldukça önemlidir.

 *          *         *        *

Maviden Yeşile Naci Girginsoy

Hazırlayanlar: Güngör Gençay-Kadir İncesu

Gerçek Sanat Yayınları, 160 sayfa, Anı İnceleme, 10 TL

İsbn:978-975-360-239-6

 

 

Gerçek Sanat Yayınları,  Naci Girginsoy için doğumunun seksen altıncı, doğaya uğurlanışının yirmi sekizinci yılında “Maviden Yeşile Naci Girginsoy” adlı bir kitap yayımladı. Güngör Gençay’ın Naci Girginsoy’u anlattığı yazısıyla başlayan kitapta Kadir İncesu’nun Naci Girginsoy’un kızı Sunay Girgin ile babası üzerine yaptığı bir söyleşi, Suna Girgin’in eşi Naci Girginsoyu anlattığı bir yazı, Güneş Buharalı’nın Naci Girginsoy ile yaptığı bir radyo söyleşisi de bulunuyor. Kitapta ayrıca Şakir Balkı, Mustafa Küpçü, Cemal Turgay, Ruşen Hakkı, Muhtar Körükçü, Ayhan Hünalp, Sadık Güçlüol, Fahrettin Demir, Kadir Yüksel, Avni Öztüre, Sunay Akın, Öner Yağcı, Hasan Hüseyin Yalvaç ve Mustafa Aslan’ın da yazıları bulunuyor…

Kitabın son bölümünde de Naci Girginsoy’un yaşamının çeşitli dönemlerini yansıtan bir fotoğraf albümü ve dokuz yazısı bulunuyor.

 

(Arka Kapak.)

Naci Girginsoy, salt okuma - yazma isteğiyle yandı gün boyu, 24 saat. Bu dünyadan gelip geçerken bir 'merhaba'sı kalsın istedi, gönlünce. Olmadı. Ekmek parası uğraşı artığı zaman kırıntılarını değerlendirme çabasını sürdürebildi ancak. Buncacık verebildi. Bir yakınma değil bu, bir özür değil. Öyküler iyidir, ya da kötüdür. Okurun beğenisi, yargısıdır önemli olan. Çok kötü koşullarda başyapıtlar verenler, yaratanlar var. Hem kim, kaç kişi 24 saati okumaya - yazmaya ayırabilmiş ki! Naci Girginsoy, insan’ı, doğa’yı, iyi’yi, güzel’i, özgürlüğü, mutluluğu anlatmaya çalıştı öykülerinde. Bugünü yaşayamadığımızı, hep güzel yarınlar düşüyle ömür tükettiğimizi söylemek istedi.

NACİ GİRGİNSOY’un Yaşam Öyküsü

Yazar, öykücü (1924 – 26 Haziran 1982). Kesriye'de (Kastoria-Yunanistan) doğdu. Ortaöğrenimini İzmit Ortaokulu ve Ticaret Lisesi'nde tamamladı Vardiya işçiliği, laborantlık, D.D.Y. memurluğu, istasyon şefliği yaptı. Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları İşletmesi Genel Müdürlüğü'nde (Seka) Kütüphane Memurluğu, Sosyal İşler Şef Yardımcılığı, Yayın ve Kütüphane şefliği görevlerinde bulundu. İzmit'te çıkardığı Bizim Şehir gazetesinde 10 yıl sürekli olarak fıkra yazan Girginsoy, Türk Avrupa Derneği'nin Tek Bir Dünya konulu inceleme, Varlık dergisinin eleştiri (1954), Türk Hava Kurumu'nun makale (1959), Tercüman gazetesinin öykü (1966), Son Havadis gazetesinin öykü (1973) yarışmalarında birincilik; Akbaba Dergisi Yusuf Ziya Ortaç Gülmece Öyküsü Yarışmasında (1981) mansiyon kazandı..

YAPITLARI: Gençlik Çıkmazı (roman, 1979), Mavinin Ölümü (öyküler, 1979), İpek Böceği (deneme ve eleştiriler, 1980).

KAYNAKLAR: Avni Öztüre (Güney, Mayıs 1972)

Şükran Kurdakul, Şair ve Yazarlar Sözlüğü

Başlangıcından Bu Yana Türk Yazarları Sözlüğü (YKY)

İhsan Işık, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi,

 

 

 

 

“Karanlığa inat bir türkü daha söyleyelim!”

 

 

 

 

KADİR İNCESU

 

Arguvan’ın en büyük zenginliğidir türküleri… Çok fazla neşe bulamazsınız; hasret, ayrılık, gurbet, yoksulluk vardır türkülerinde… Yaşadıkları vardır. Bir tek sözcük bile abartı yoktur. Ne yaşamışsa türkülere dökmüştür.

Süleyman Özerol, Hüseyin Şahin ile birlikte yaptıkları çalışmada Arguvan türkülerinin özelliklerini şöyle anlatıyor: “Arguvan ağzı türküler birçok motifle bezenmiştir. Bu ezgilerde herkes kendinden mutlaka bir şeyler bulur. Arguvan türküleri, bazen sevda, hasret, ayrılık, yoksulluk, fakirlik, bazen de acıların, dertlerin dile getirildiği motiflerde haykırır bize… Yaşamımızda kimi zaman hon türküsü, kimi zaman el taşında bulgur ezgisi, kimi zaman da cenazemizde ağıt olarak karşımıza çıkar, Arguvan ağzı türküler… Bir bakıma yaşamın ta kendisidir Arguvan ağzı türküler…”

Özerol’un bir de korkusu var: “Refah düzeyi yükselirse, belki de türkülerimiz de nostaljik olur” diyor…

 

Arguvanlı ozanların dizeleriyle Arguvan…

 

“Aydınlığa Dönük Yüzler” adlı kitabı geçtiğimiz yıl yayımlanan şair Kazım Eroğlu Arguvan’ı bakın nasıl anlatmış…

“Arguvan yalnız bir çarşı

Sorsam derdimi arzuhalci

Ah aman aman

Şu ahlarımı amanlarımı tolasam toplasam

Yüklesem göldağına, beydağına

Dağlar çekmez yükümü çığırır

Atsam atsam fırata

Donup kalır da Fırat

Bağır

Bağır

Bağır

Angara sağır”

 

Arguvanlı Aşık Sefili’ye göre Arguvan türkülerinin en büyük özelliği söz ve müziğinin insanın yüreğinin derinlerine işlemesi… Sefili, sözlerini bir şiirinden okuduğu dizelerle desteklemeyi de ihmal etmiyor:

“Bir sabah uğradım o zalım yara

Hoş geldin sevdiğim demedi bana

Çatmış kaşlarını bakmaz gözüme

Merhaba sevdiğim demedi bana”

 

Kurugöl’den Mehmet Mustafa Çıplak ise Arguvan’a olan sevgisini

“İçimde hasretin özler dururum

Gün gelir derdinden ben de ölürüm

Dönemem gurbetten orda kalırım

Gözlerim yolunu canım Arguvan”

dizeleriyle anlatıyor…

 

 

 

İsaköylü şair Ali Rıza Uğurlu da, Arguvan’ı cennete bile değişmeyeceğini özelikle vurguluyor:

“İşi gücü olan senden ayrılmaz

Gurbet cennet olsa gine durulmaz

Güzel Arguvan’ım sana doyulmaz

Sende sevdan ile kalan sevinsin”

 

Aşık Sevim Emir’e de söz vermeli, Arguvan deyince:

“Yiğit olur Arguvan uşağı

Beline bağlanmış gayret kuşağı

Ekinler sararmış eğmiş başağı

Arıtın çölünde baba ocağı”

 

Arguvan’ın gururu Hacı Engüzel…



 

Arguvan ağzı türküleri en iyi yorumlayan isimlerden birisi de Hacı Engüzel’dir. Hacı Engüzel’e Arguvanlı gençlerin kurduğu Argender’de rastlayınca hemen sohbete başladık. Uzun uzun Arguvan türkülerini, özelliklerini anlattı… Yokluğu, yoksulluğu, gurbeti, sevdayı anlatan Arguvan türkülerini. Bugün pek çok sanatçımız Arguvan türkülerini yorumluyor. Bir Arguvan türküsünü, Arguvanlı kadar hiç kimse güzel yorumlayamaz. Bunun en büyük delili de Hacı Engüzel… Geçtiğimiz yıl, Arguvan kültürüne katkılarından dolayı bir plaket de verilen Engüzel “Arguvan türkülerini en güzel söyleyen benim. Üstüme daha yok. Bana iyi baksınlar. Arguvan’ın bir Hacı’sı var, daha neyi var.” diyor… Ne yazık ki Hacı Engüzel’in yayınlanmış bir albümü yok. Onu dinlemek istiyorsanız, Arguvan’a gelin mutlaka… Sizi kırmayacak ve birkaç türkü de söyleyecektir.

 

Yasemin Yurduşen’i Ruhi Su Dostlar Korosu’ndan tanıyordum. Arguvan’da sahneye çıkacağını öğrendiğimde, hele hele Arguvan Türküleri Ses Yarışması’nda birinci olduğunu öğrenince hem şaşırdım, hem de sevindim.

Arapkir’in Saldek köyünden olan Yasemin Yurduşen Arguvan ile ilgili duygularını şöyle anlattı: “Nitelikli, müzik kültürüne hizmet eden bu yarışmada dereceye girdiğim için çok mutluyum. Arguvan’da, Arguvanlılara türkü söylemek ise bambaşka bir heyecan. Adı türkülerle bütünleşen Arguvan’da olmaktan dolayı çok mutluyum.”

 

Sorun çok… Çözüm yok…

 

Festivali, Akveren’de düzenlenen bir panel ile başladı. Konuşmacılarımız Arguvanlıların yaşadıkları sorunlardan söz ettiler. Ayrıntılı açıklamalarda bulundular. Fakat dinleyicilerin aklında ise “çözüm” nasıl olacak, sorusu kaldı sadece. Dert çok, çözüm ise yok… Konuşmacıların birleştiği bir nokta ise, Arguvan’a bir meslek yüksekokulu açılması idi… Bu yıl sadece iki öğrencinin üniversiteyi kazandığı düşünülürse… Lisedeki eğitim kalitesini yükseltmek, meslek yüksek okulu açılmasından daha iyi olmaz mı? Arguvan Gençlik ve Kültür Derneği Başkanı Önder Çabuk ise Arguvan’ın bir güzel sanatlar lisesine ihtiyacı olduğu düşüncesinde… Bu yıl içinde kurdukları derneklerinde Arguvan kültürünü yaşatmak için çalışıyorlar. Gün içinde gençlere bağlama dersi veriyorlar, spor etkinlikleri düzenliyorlar… Çarşı içinde, omuzlarında bağlamalarıyla gezen gençlere rastlarsanız şaşırmayın.

Geçtiğimiz yıl CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Arguvan’a bir kültür evi yapılması için her türlü desteği vereceklerini söylemişti. Destek, yeterli olmadı…

Hala bir kültür evi yok Arguvan’ın…

 

Atmalılar İlköğretim Okulu

 

İki yıl önce İsa Çelik, Atma bölgesindeki köyleri gezip, fotoğraflamıştı. Açılan sergide satılan fotoğraflardan elde edilen geliri de Atmalılar İlköğretim Okulunun yapımı için bağışlamıştı. İşte o okulun açılışı da yapıldı bu yıl… 8 derslikli okulun açılışına yaklaşık 2000 kişi katıldı. Yakıcı sıcağın altında, geleceklerine ışık olacağına inandıkları okullarının açılışını coşkuyla izledi Atmalılar…

Malatya Valisi Doç. Dr. Ulvi Saran, göreve geldikten sonra ilk defa bir eğitim tesisinin açılışına katıldığını belirterek Atmalılara hitaben “Atmalılar İlköğretim Okulu sorunlarınızı çözmede, vatandaşlık borcunuzu ödemede göstermiş olduğunuz gayrete iyi bir örnektir.” dedi.

Atmalılar Derneği Başkanı Mehmet Ali Başıbüyük de törende bir konuşma yaptı. Başıböyük, çocukluğunda okula gitmek için hemen hemen herkesin yaşadığı zorluklardan söz ederek okumanın önemi üzerinde durdu: “Zamanında okula giderken karlı patika yollarda ellerimin donduğunu biliyorum. Yırtık ayakkabımdan su çeken ayaklarımın donduğunu… Buranın ayazını, soğuğunu, kapalı köy yollarını, sıcağını, kuraklığını, yokluğunu,  yaşadık. Anamızın bir çomak ekmeği ile akşama kadar kuzuların nasıl otlatıldığını ben de yaşadım, biliyorum dediniz. Bizden sonrakiler, o zor şartları yaşamasınlar diye kaloriferli, prıl pırıl bir okul un yapımına destek oldunuz. Okulumuza emeği geçen herkese teşekkür ederim.”

Arguvanlı ozan Rıza Parlak da duygularını dizeler dökmüş her zamanki gibi:

“Her türlü zorluğu bilimdir aşan

Sevgidir, barıştır içimde coşan

Atmalıyız bize budur yakışan

Geleceğe ışık yaksın okulum

(…)

Ders zili çalacak kulak ver sese

Teşekkür borçludur Rıza herkese

Koşun ey çocuklar nefes nefese

Adın Atmalılar kalsın okulum…”

 

 

 

Arguvan ve köyleri fotoğraf sergisi

 

Arguvan bellikler doğumlu ozan Rıza Parlak yaklaşık iki yılda 50 köy, 40 mezra gezerek 3000 fotoğraf çekmiş… 110 fotoğrafı da doğdukları topraklara gidemeyen hemşerileri için bir sergide sergiledi. Şotik, Kurugöl, Eşkinli, Musukan, Asar, Çermik, Mamısa ve daha onlarca köy... Doğduğu köyde yalnızca iki hane kaldığını üzülerek anlatan Rıza Parlak “Kışın köyde kimse kalmıyor. Bu sessizlik beni çok üzüyor. Bu nedenle fotoğraf çekmeye karar verdim.” diyor ve kendi dizelerini mırıldanmaya başlıyor:

“Arguvan ilçemdir yöremse Atma

Göç köyümü yıktı, hesaba katma

Rıza Parlak der ki beni ağlatma

Güzelsin, incisin, şirin Malatya…”

 

Türküler…

 

1560’lı yıllarda adı “Arguvan” olarak söylenirken, daha sonraları “Tahir” adıyla bucak olmuş ve Arapgir’e, sonra da ilçe olarak Diyarbakır iline bağlı kalmıştır. 1873 yılında tekrar “Tahir” adıyla Keban’a bağlı bucak haline getirilmiştir. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Malatya’ya bağlanan Arguvan, Tahir bucağı merkez olmak üzere 1 Nisan 1954 tarihinde Malatya iline bağlı bir ilçe haline getirilmiştir.  

Festival için hazırlıklar daha günler öncesinden başlamıştı Arguvan’da… Sahne hazırlanmış, festival afişleri de asılmıştı. Saatler öncesinde Nazım Hikmet Meydanını doldurmuştu dünyanın dört bir yanından gelen Arguvanlılar. Sadece Arguvanlılar mı? Türkü dostu herkes…

Nazım HikmetMeydanında Arguvan Belediyesince dikilen bir panoda “Türkçem, ses bayrağım “ diyen şairimiz Dağlarca’nın dizelerine rastlamak da çok güzeldi:

“Seslenir seni bana ‘ova’m, ‘dağ’ım

Nereye gitsem bulur beni arınmış

Bir çağ ki akar ötelere

Bir ak… ki yüce atalar, al al… ki ulu oğullar…”

Panonun en altında da bulunan “Güzel Türkçemizi koruyalım.”  sözü de Arguvan’ı daha iyi anlatacaktır sizlere…

Arguvan Belediye Başkanı Hüseyin Taştan, Muharrem Temiz, Merdan Ercan, Hurşit Arı, Seval Eroğlu, Asım Aydoğdu ve Önder Çabuk’tan oluşan düzenleme komitesi tarafından organize edilen ve ikii gün süren festival süresince, Hacı Engüzel, Grup Yorum, Sabahat  Akkiraz, Erdal Erzincan, Muharrem Temiz, Seval Eroğlu, Ali Rıza Gültekin, Can Aydoğdu, Yasemin Yurduşen, Alican Yaylagül, Özlem Özdemir, Zeynel Üstüner, Şirin Üstün, Vahap Gültekin, Ali Rıza Albayrak, Hüseyin Albayrak, Fransuaz  Demir, Mahmut Demir, Hasan Durak, Ahmet Dumlupınar, Mahir Mak, Necla Fındıklı, Doğan Göksu, Fatoş Özgül, Fatma Şahin, Ali Temiz, Grup Arguvan, Tuncay Balcı, Cihan Çelik, Tolga Sağ, Pınar Sağ,  Argender Bağlama Grubu,  Grup Bir İz, Dertli Divani ve Cengiz Özkan sahne aldılar…

 

 

Arguvan Belediye Başkanı Hüseyin Taştan yaptığı açılış konuşmasında Arguvan’ın tarihi üzerine bilgiler verdi, Arguvan’ın herkes tarafından bilinen fakat kimsenin pek de umursamadığı sorunlarını anlattı.

“Ne acıdır ki Arguvan Elektriğe 1981 yılında, Asfalt yola ise 1986 yılında kavuşmuştur. Arguvan ekonomisi için hayati önem taşıyan Arguvan’ın kurtuluşu diyebileceğimiz, Yoncalı sulama barajının 1992 yılında ihalesi yapılmış, aradan 17 yıl geçmesine rağmen inşaatın ancak yüzde beşlik kısmı yapılmıştır. Şimdi de proje değişikliği gerekçesiyle ile inşaat ödeneğinin tamamı durdurulmuş, Arguvan yine susuz kaderine terk edilmiştir.”

Arguvan denildiğinde, hemen herkesin aklına gelen Arguvan ağzı türkülerin geldiğini, bu türkülerin bazen doğayı, sevdayı, aşkı ezilmişliği ve yoksulluğu, bazen de dışlanmışlığı dile getirdiğini belirten Arguvan Belediye Başkanı Hüseyin Taştan sözlerine şöyle devam etti: “Arguvan’da hangi eve girerseniz karşınıza Hz. Ali, kurucu önderimiz Atatürk, bir de bağlama çıkar. Burada Hz. Ali inanç değerinin; Atatürk, Cumhuriyete bağlılığının, bağlama da geleneklere ve kültüre düşkünlüğünün bir ifadesi olarak sembolleştirilmiştir.

            Arguvanlı kendi tarihi boyunca her zaman hukuka bağlı, devletine saygılı, kendi toplumsal problemlerini kendi gelenekleri içinde çözen, kan davalarını asla kabul etmeyen, inanç anlamında doğruyu ve yanlışı, haramı ve helali kendi yüreği ile beyni arasında değerlendiren, hoşgörüyü bir yaşam biçimi olarak kabul eden, kimsenin inanç biçimine müdahale etmeyen ve kendisinin de inançlarına müdahale edilmesini istemeyen, incinse de incitmeyen, özgürlükçü, çağdaş, inançlı ve ülkesini koşulsuz seven bir toplum olmuştur...”

 

Festival süresince Ali Rıza Uğurlu, Kazım Eroğlu, Aşık Sefili, Ekberi, Sevim Emir, Süleyman Özerol, Ali İhsan Öztürk de edebiyatseverlerle bir araya gelme imkanı buldular.

Arguvanlılar iki gün boyunca Arguvan’a gelen sanatçılarla güzel zaman geçirdiler.

Ya sonra…

Şimdi ne yapıyorlardır dersiniz?

Bir Arguvan türküsü dinleyin…

Herhangi bir Arguvan türküsü…

Her şeyi anlatacaktır size…

Yokluğu da, yoksulluğu da, çaresizliği de, dışlanmışlığı da…

İlle de içlerinde o bitmez tükenmez ümidi de…

 

Festivalin ikinci gününde birlikte olduğumuz kuzenim Şazimet’in o sıralarda karaladığı dizeleri de paylaşmak istiyorum sizlerle…

 

“Nerde sevda kuşları

Özgürlüğün pençesinde mi

Nerede özgürlük

Bir çift gözün bebeğinde mi

En ücra köşesinde mi

Yüreğimin…”

 

Festival nerdeyse ailemiz için bir kâbus olacaktı bu yıl. Şotik’ten gelen gençlerimizin içinde bulunduğu aracın kaza yapması yüreklerimizi ağzımıza getirdi. Ercan Çıplak, Mesut Çıplak ve Cem Çıplak o aracın içinden nasıl sağ çıktılar, mucize olsa gerek. Cem’in tedavisi ayakta yapılırken, Mesut vücudunda yaklaşık 50 dikişle acılar içinde evde istirahat ediyor, Ercan da kırık olan kolundan ameliyat olmayı bekliyor. Geçmiş olsun…

 

Şotik’ten Kurugöl’e…

 

Arguvan’a gelip de Şotik ve Kurugöl’e gitmeden olmaz… Mehmet amcam, Sakine ve Zeynep halamı da görmem gerekir. Sakine halam yayladaydı. Dolu dolu dört gün geçirdim cep telefonlarının çekmediği yerlerde… Ülkemin her köşesinde hat satan GSM firmalarına duyurulur… Pek ihtiyacım da olmadı zaten… Şotik’de köylüler tarafından yapılan bir köprü var. Ama ne köprüİsmail Biçer arkadaşım, o fotoğrafı yayınlarsa sayfalarımızda göreceksiniz; 15 yıllık bir köprü… Geçtiğimiz kış, ilgililer Şotik’e bir köprü yapmışlar. Baharda, gelen sular köprüyü de götürmüş… Halkın yaptığı köprü ise hâlâ duruyor… 

Kurugöl’den yürüyerek 10 dakika mesafede Aktaş var… Aktaş’da ilginç kaya oluşumları var. Peribacalarına benziyor… Olur da yolunuz bir gün oralara düşerse gidin görün. Oralarda konaklayacak otel olmamasını da sorun yapmayın. Şotikliler, Kurugöllüler, Aktaşlılar, kısaca herkes sizi evinde misafir edecektir. Yemeğini de paylaşacaktır.

Mehmet Mustafa Çıplak’ın Kurugöl adlı şiiri o bölgeyi size daha iyi anlatacaktır:

 

“Kurugöl’ün bahçeleri

Yel vurdukça sallanıyor

Açmış kayısı çiçekleri

Dallarında ballanıyor

 

Arı toplar polenleri

Soldu bahçesi bağları

Hayalimde yeşil dağları

Dağdan dağa dolanıyor

 

Baharda çiçek açacak

Bülbüller, dağda ötecek

Yaylacılar hep göçecek

Yaylalarda dolanıyor

 

Koyun kuzuya meleşir

Çayır çimen dolaşır

Ayrılanlar hep kavuşur

Bizim elde dolanıyor

 

Mustafa dağları gezer

Dertlilere şiir yazar

Arılara petek dizer

Çiçekleri dolanıyor”

 

 

Arguvan’ın girişinde bir tabela var. Biraz yana yatmış. Eğik. Arguvan’ın kaderi de o tabelaya mı benziyor, diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Umarım yanılıyorumdur.

 

 

Son sözümüz programı sunan Sabahat Aslan’dan olsun “Karanlığa inat bir türkü daha söyleyelim!”

 

 

 

 

 



“Şiir, şairler dünyayı savundukça var olacaktır.”

 

Kadir İncesu

“Siz de bu çok özel günde sevdiklerinize, hatta kendinize bir şiir kitabı armağan edin…” demiştim, “Dünya Şiir GününüzKutlu Olsun” başlıklı yazımda…

En azından Dünya Şiir Günü’nde şiir kitapları vitrinlere çıkar diye düşünüyordum.

Soğuk havaya karşın Tünel’de toplanan Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi şairler de aynı şeyi düşünmüş olmalı ki, yanlarında, dağıtmak için şiir kitapları getirmişlerdi.

TYS Genel Başkanı Enver Ercan’ın, Kemal Özer’in kaleme aldığı Dünya Şiir Günü bildirisini okumasından sonra, Tünel’den Taksim meydanına kadar yürüyen şairler şiirlerini okudular…

Kitaplarını ve Yasak Meyve adlı şiir dergisini armağan ettiler, cadde boyunca yürüyen ve hiçbir şeyden haberi olmayan insanlara… Bazıları dönüp bakmadı bile… Bazıları nazlanarak aldılar armağanlarını… Şiir yazanın çok, şiir kitabı satın alanın –haliyle de okuyanın- az olmasını nasıl açıklamalı? Bu tür etkinlikleri takip ediyorsanız, aynı yüzlere rastlarsınız genellikle…

 

Şairlerimiz daha sonra Maçka’daki Şairler Parkı’nda aldı soluğu…

Şairler Parkı’nda ilk olarak Sennur Sezer söz aldı: “Bugün, şairler her günden daha fazla istiyor barışı ve şiiri… Herkes, hemen parkın girişinde bulunan zeytin ağacı kadar dirençli olmalıdır. Şiir, şairler dünyayı savundukça var olacaktır.”

Adnan Özyalçıner ise “Barış günleri için sözcüklerimizi yan yana getirip haykıralım, savaşı sona erdirelim. Her birimiz, çığlığa uzanan birer sözcüğüz. Bütün insanlık barış çığlığı atsın: Savaş bitsin… Savaş bitsin… Savaş bitsin…” dedi.

TYS Genel Başkanı Enver Ercan da şiirin giderek yaşamın dışına düşmeye başladığını, bu durumun tüketime dayalı bütün toplumlarda olduğunu belirterek “Şiiri kapalı salonlardan sokaklara taşırarak, ilgiyi diri tutmayı başarabiliriz. Şiiri sokağa taşımayı interaktif hale getirip, okurlarla şairlerle el ele vererek etkinlikler düzeltmek istiyoruz.” dedi.

Kitabın en başta vazgeçilen bir gereksinim olduğunun, hatta “gereksinim” olup olmadığının bile düşünülmesi gerektiğinin altını çizen Ercan, sözlerine şöyle devam etti: “ İnternetin getirdiği büyük olanaklar var. Ama kültür ve edebiyatın çıtasını da düşürdüğü bir gerçek… Bu nedenle basılan kitap sayısı giderek düşüyor. Kitabın sonuna gelindiğini söyleyen yazarlar da var. O kadar umutsuz olmak istemiyorum ama gidiş o yönde… Burada ilk kan kaybeden de şiir oluyor…”

 

Tiyatro Fabrikası’nın sahnelediği “Filistin Halkı”, “Savaş ve Kadın” ve “Yalnızlık” temalı oyunlar sonrası, etkinliğe katılan; Sennur Sezer, Adnan Özylaçıner, Mehrizat, Enver Ercan, Nurullah Can, İlhan Gülek, Hasan Taşçı, Metin Cengiz, Öner CiravoğluDeniz Durukan, Nisan Serap İçyüz, İlayda Kellecioğlu, İkbal Kaynar, Dursun Özden, Ali Karagöz, Alişan Birlik, Gonca Özmen, Ümran Ersin, Şerafettin Kaya, Nefise Karataş, Genco Mert, Gökhan Göçer ve Nurduran, Duman da şiirler okudu.

 

 

 

24 mart 2009-evrensel







DÜNYA ŞİİR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

KADİR İNCESU

 

Yıllardır edebiyat dünyasının içindeyim. Kendi paramla satın aldığım ilk kitap Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı adlı romanıdır. Okunmaktan lime lime olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Sonra öykü kitapları girdi hayatıma… Şiirle biraz geç tanıştım. Rıfat Ilgaz’ın özel bir kutu içinde bulunan şiir kitaplarını da almıştım yıllar önce.  Her genç gibi, ortaokulda şiire benzer şeyler yazmıştım ben de…

İyi ki devam etmemişim…

Artık sadece okuyorum.

1999’da Atatürk Kültür Merkezi’ndeki Dünya şiir Günü etkinliğinde birisi “Siz de şiir yazıyor musunuz?” diye sormuştu.

Sadece okuyorum, dediğimde ise “Şiir okunmaz, yaşanır!” demişti…

O zaman gülüp geçtiğim bu sözün anlamını zamanla daha iyi anladım diyebilirim.

Gerçekten de şiir yaşanırmış.

Siz farkında olmasanız bile…

Bugün 21 Mart, Dünya şiir Günü

Yaşadığım her olay, birkaç dizeyi getirir aklıma… Mırıldanırım. Veya okuduğum dizeler, bana bir şeyler hatırlatır.

 

İşte şu köşe başında mendil satan kız çocuğunu görüyor musunuz? Ya biraz ileride, önünde tartı bulunan küçük çocuğu… Neden okulda değiller, diye düşündünüz mü hiç?

Rıfat Ilgaz 1940’lı yıllarda düşünmüş bunları ve “Çocuklarım” adlı şiirini yazmış.

Kendi öğrencilerini…

Rıfat Ilgaz’ın öğrencilerini anlattığı şiirinin bulunduğu “Sınıf” adlı şiir kitabı nedeniyle öğretmenlikten uzaklaştırıldığını, 6 ay hapse mahkûm edildiğini de hatırlatmak isterim:

“Yoklama defterinden öğrenmedim sizi,

benim haylaz çocuklarım!

Sınıfın en devamsızını

bir sinema dönüşü tanıdım,

koltuğunda satılmamış gazeteler…

Dumanlı bir salonda

kendime göre karşılarken akşamı,

nane şekeri uzattı en tembeliniz…

Götürmek istedi küfesinde

elimdeki ıspanak demetini

en dalgını sınıfın!

İsterken adam olmanızı

çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun

palto, ayakkabı yüzünden.”

 

 

Babalar Günü’nde Can Yücel’in o nefis dizelerini mırıldanmaz mısınız siz de?

“Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yerden bitme
bir çocuk
çarpı bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
nasıl koşarsa ardından bir devin,
o çapkın babamı ben öyle sevdim.
(…)
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40'ı geçerse ateş, çağ'rırlar istanbul'a.
bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.”

 

Rıfat Ilgaz’ın “Uçurtma” adlı şiiri ise alıp çocukluğuma götürür beni…

“Çocuklarımız neleri sevmiyorlar ki…

Uçurtmayı seviyorlar sözgelişi,

Bir havalandı mı uçurtmaları

Daha da güzelleşiyorlar.

Maviliklerde gözleri

Özgürlüğü yaşıyorlar

Uçurtmalarla birlikte.”

Bir bahar günü… Daha 6 yaşlarındaydım belki de… Babam ve kardeşimle birlikte Sultanahmet Camii’nin bulunduğu alana gitmiştik. Hemen hemen her çocuğun elinde birer uçurtma vardı. Babam da bize uçurtma yapacaktı. Olmadı, yapamadı. Gözlerimizdeki hüznü gören bir ayakkabı boyacısı yaptı uçurtmalarımızı…

Uçurtmamız yükseldiğinde hem boyacı, hem babam, hem de bizler mutluyduk… Oradan her geçişimde babamı görürüm. Gülümseyerek, uçurtmalarını uçuran çocuklarını izler…

Artık uzaklarda… Gözlerimin dolmasını engelleyemem. 30 yıl öncesinde kalan ayak izlerimi takip ederim.

Bu izler beni Cankurtaran’da bulunan Cevri Kalfa İlkokulu’nun önüne kadar götürür. İlkokul birinci sınıfı okuduğum okuluma… Bahçede oynayan çocukların arasında tanıdık bir yüz ararım da, bulamam.

M. Fethi Savaşçı’nın “Okulum Ben Geldim” şiirinden dizeler gelir aklıma:

“İşte yine ben geldim okulum

İzin verirsen içeri derse gireceğim

Söz veriyorum çok uslu olacağım bu sefer

(…)

Beni unuttun mu yoksa okulum?

Bakma saçlarımın aklığına, yüzümün kırışıklığına”

İlkokul öğretmenlerim Ali Şevki Korkmaz ve Feride Çelik de unutamadıklarım arasındadır. Her okuyuşumda tüylerimi diken diken eden, Ceyhun Atuf Kansu’nun köy öğretmeni Şefik Sınık’a adadığı “Dünyanın Bütün Çiçekleri” adlı şiirini sever misiniz siz de?

 

“Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kır ve dağ çiçeklerini diyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açar, kimse bilmez onları
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri
Hepinizi, hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.”

 

 

2 Temmuzlarda, Güngör Gençay’ın dizeleri gelir aklınıza:

“Temmuz bahçelerinde artık

Rüzgârlar ateşten esmeyecek

Gayretin boşuna mezarcı

Devrilen bir yangının kopup gelen sesinden

Binlerce aydınlık filizleniyor.”

Bir kez daha kanar yüreğim, herkesin olduğu gibi…

 

Grev haberleri ilgimi çeker. Çünkü 2000’li yıların başına İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nda 101 gün süren bir grev yapmıştık. Az gecelemedim grev çadırında…

Grev öncesi, grev oylaması olmuştu. Attila İlhan’ın “Grev Oylaması” adlı şiirini her okuyuşumda o gün gelir aklıma:

“şalteri indirecekti birazdan son işçisi son vardiyanın
dışardaki kalabalık sessiz ve kararlı dayatıyordu
bin başlı on bin ayaklı sanki bir devdiler
grev oylamasında bir ağızdan grev dediler”

 

1 Mayıs da geliyor. 1 Mayıs aynı zamanda benim doğum günüm. Sadece benim değil, aileden birkaç kişinin hem de… Hep düşünmüşümdür, acaba kimliklerimizi çıkartmaya giden bir aile büyüğümüz mü yazdırdı o tarihi, yoksa memur mu, diye? İyi ki de öyle olmuş…

1 Mayıslarda Türkiye’nin ilk sosyalist şairlerinde Nezihe Yaşar Bükülmez’in dizeleri takılır dilime:

“Ey işçi...
Mayıs birde bu birleşme gününde
Bişüphe bugün kalmadı bir mani önünde
Baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz;
Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz.
Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin

(…)
Boynundan esaret bağını parçala, kes, at!
Kuvvetedir hak. Hakkını haksızlara anlat.”

 

Sevgililer Günü’nde hediye almak zorunda mısınız?

Neden, sevdiğinizin kulağına Nâzım’ın dizelerini mırıldanmazsınız ki?

“Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi 
Geceleyin ateşler içinde uyanarak 
Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi,” 

Ya da A. Kadir’in dizelerini: “Şu an mümkün ve güzel olan tek bir şey var/ Yanarak sevmek seni.”

 

Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri”ni askerdeyken almıştım. Kitabı iki günde okudum. Fakat bir ay içersinde de nereyse bütün tabur okumuştu. Bana geldiğinde lime limeydi. Pek çok şiir de defterlere geçmişti. O kitabı Borçka’da, özel bir radyoda program yapan Hikmet adlı birisine vermiştim. Her programında Orhan Veli şiirleri okumuştu o da…
”Birdenbire;
Her sey birdenbire oldu.
Kiz birdenbire, oglan birdenbire;
Yollar, kirlar, kediler, insanlar...
Ask birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.”

 

Şiir, bu kadar yaşamın içinde olmasına rağmen neden “Çok Satanlar” listelerine giremiyor diye düşündünüz mü hiç?

Soruya soruyla yanıt vermek istiyorum yine:

Şiir kitaplarının Çok Satanlar listelerine girememesinin nedeni, muhalif kimlikli şairlerin diliyle ses bulması mıdır?

Çalıştığım yayınevini arıyor genç şairler…

Aramızda genelde şöyle konuşmalar geçiyor…

-Ne zamandır şiir yazıyorsunuz?

-Yaklaşık 5 yıldır.

-O zaman geniş bir şiir kitabı arşiviniz vardır.

-Evet, 5 tane şiir kitabım var.

-Sadece 5 tane mi? Neden bu kadar az?

-Etkilenmemek için… Kendi şiirimi bulmak istiyorum.

 

 

Son sözü H. Hüseyin Korkmazgil’e vermek zamanıdır artık:

 

“biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir
ama yine de
matarasında su
torbasında ekmek
ve kemerinde kurşun kalmamışları
ayakta tutabilir”

 

Az da olsa, kimi etkinliklerde şiir kitapları armağan edilmesi başlamışsa da yaygınlaşmamıştır. Siz de bu çok özel günde sevdiklerinize, hatta kendinize bir şiir kitabı armağan edin…

Dünya Şiir Günü’nüz kutlu olsun…

21 Mart 2009 Evrensel




'şairler' şiir kitabı okumuyor

KADİR İNCESU

mavi liman iki sayfadan oluşan bir şiir seçkisi

Diğer şiir seçkileri ve dergilerinden belirgin bir farklılığı var mavi liman’ın…

Seçki, mektup formatında ve zarf içinde…

2006 yılında, Dönenece Yayınları tarafından yayımlanan Acemi Irmak adlı kitabıyla Cemal Süreya Şiir ödülünü de alan Erol Özyiğit ile mavi liman ve şiir üzerine söyleştik…

 

Kısıtlı imkânlara sahip olmanıza rağmen, bir şiir seçkisi çıkarıyorsunuz… Hangi düşünce sonucu bu kararı verdiniz?

 

Hep bir şiir dergisi çıkarmak düşüncesi yıllardır vardır içimde. Çıkaracağım dergi bir boşluğu dolduracaksa çıkarmaya değer olduğunu düşündüm; onun için hem görsel olarak farklı olmalı, hem de içerik olarak farklı olmalıydı diğer dergilerden, kısaca böyle doğdu diyebiliriz Mavi Liman. Ben ona mektup gibi şiir dergisi diyorum.

Sloganım ise şu: siz hiç bir şairden mektup aldınız mı?

 

 

mavi liman’ın dağıtımını nasıl yapıyorsunuz?

 

Aslında dağıtımını yapamıyorum dersek daha doğru olur. İstanbul'da 2, İzmir'de 2 kitabevi ve  5 abonemiz var. Bunların dışında sürekli her sayı farklı semtler olmak üzere 50 adet posta kutularına bırakıyorum. Ama ne yazık ki; mavi liman'ı 20. sayıda noktaladım, aslında virgül dersek daha doğru olur... Günün birinde tekrar kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Bir de en büyük düşlerimden biridir: mavi liman kitabevi (sadece şiir kitaplarının satıldığı, yayınlandığı bir yer açmak) iki kitapla aslında böyle bir başlangıç yapmak istiyorum, aslında ikisi de hazır. Biri Yazıelim; şairlerin kendi el yazılarından oluşan el yazı şiirleri. 165 şairin el yazısını aldım kitaba. Kimler yok ki; İlhan Berk, Arif Damar, Kemal Burgay, Talât Sait Halman, bu güzel isimler böyle uzayıp gidiyor. Bir diğer kitap; Şairini Arayan Mektuplar, yaşayan şairlerin 'yaşamayan' şairlere mektupları.

 

Gerek seçkide şiirleri yayımlanan, gerekse seçkiyi edinen okurlardan ne gibi tepkiler alıyorsunuz?

 

Şairlerden başlayalım isterseniz; hapşırık sesi beklemeden hepsine çok yaşa diyorum. 3 yıl içinde 100’ü aşkın şairin şiirini yayınladım. Beni çok keyiflendiren tepkiler aldım.

Ama bunların dışında, şiirini yayınlamadım diye hani nerdeyse bana savaş ilan eden isimler de yok değil. (onlar kendilerini bilirler!) Beni bunlar ilgilendirmiyor, ben işime bakıyorum.

Kısıtlı olsa da iyi bir okurumuzun olduğunu düşünüyorum. 3 yıldır beni yalnız bırakmayan okurlara çokkk teşekkür ederim.

 

Şiir, edebiyatın diğer dallarına göre biraz daha kenarda kalmış diyebilir miyiz?

 

Evet, öyle diyebiliriz. Yayınevleri şiir kitabı basmıyor, dağıtımcı şiir kitabı dağıtmıyor, kitabevi şiir kitabı satmıyor, satsa da kitabevinin ücra bir köşesinde kısıtlı satış yapıyor. Bence en önemlisi ise 'şairler' şiir kitabı okumuyor, dergi okumuyor. Oysa şiirin okuludur, şiir kitapları ve dergiler. Adam kendi şiiri çıkmamışsa o dergiyi almıyor zaten.

 

Sadece şiir kitapları satışı yaptığınız bir web siteniz de var. Siteye, haliyle şiir kitaplarına olan ilgi nasıl?

 

İşte burası şiir kitapları satılmıyor diyenlere güzel bir cevap olacak sanırım. Daha bir yıl bile dolmadan Türkiye’nin birçok yerine şiir kitapları sattık, satıyoruz. www.siirkitaplari.com  dünyanın en büyük şiir kitabevi

 

Birkaç yıl öncesine kadar market işletiyordunuz. O günlerde sigara paketlerinin, çikolataların, peynir ve zeytinlerin yanında şiir kitaplarınızda yer alıyordu...

 

Evet doğru. Uzunca bir zaman bakkalın içinde şiir kitaplarını ve mavi liman’ları sergiledim. Bakkala ekmek, peynir,  vs. almaya gelenlerden şaşıranlar, sevinenler oldu. Az önce söylediğimi yineliyorum.

Şiir kitabı satılmıyor deniyor ya; ben bakkalda bile çok şiir kitabı sattım. Son sözüm olsun: Şiir tadında kalın...

17 Eylül 2008- Birgün

 




RAŞİT
KARA İÇİN YEMEK VERİLDİ

 



KADİR İNCESU

20 Temmuz’da kaybettiğimiz şair, yazar, çevre dostu Raşit Kara için Karacaahmet Sultan Cem Evi’nde bir yemek verildi.

Kara ailesi tarafından verilen yemeğe ailesi, akrabaları ve edebiyat dünyasından dostları katıldı.

Yemeğe Necati Güngör, Mustafa Kuşçuoğlu, İsmet Arslan, Melahat Babalık, Mehmet Ali Işık, Hasan Karayol, Ali Yıldız, Kirkor Yeteroğlu, Sevil Avşar, İkbal Kaynar, Sadettin Kaplan, Ahmet Saracoğlu ve Ümit Öztürk gibi isimlerde katıldı. Salonun girişinde hazırlanan köşede Raşit Kara’nın portre ve şiirleri yer aldı. Özel deftere ise duygularını yazdı dostları…

 Necati Güngör: Toplantılarda görürdüm. Kendi halinde, mütevazı bir insandı. Mütevazı koşullarda edebiyatla ilgileniyordu. Yaşamı gibi ölümü de sessiz ve mütevazı oldu.

 Mustafa Kuşçuoğlu: Yıllar önce Kadıköy İskelesinde “Sigara İçmeyiniz” broşürü dağıtırken görmüştüm.  “Yere Tükürmeme Kampanyası” için Ankara’ya yaptığı yürüyüşü de takip etmiştim. Raşit Kara’yla Hatay Restaurant’ta düzenlediği Ömer Hayyam gecesinde tanışmıştık. Çok sağlam bir dostluğu vardı. Erken gitti…

 Kirkor Yeteroğlu: Raşit Kara kitaplarında dostluğu öğütlüyor, dünya denilen bu evrene sahip çıkmamızı istiyordu. Çevre ve doğa tutkunuydu. Anadolu’nun harmanlanmış kültürünü özümsemişti. Açık yürekli ve içtendi. Erken gelen ani ölümüne üzüldüm. Belki de yapacak çok şeyi vardı, kim bilir… Gittiği yerde rahat uyusun…

 İlhan Büyükcebeci: Sevgili Raşit Kara güzel insandı. Işıklar içinde yatsın…

 Raşit Kara’yı Tanju Akerman’ın bir şiiriyle selamlayalım…

 BİR DOST DAHA

 -Raşit Kara için_

 her yaz

eksilerek

çoğalıyoruz

geleceğimize

 yorukdu elim

dost ardına sallamaktan

yaz sıcağında “rutubet” var

 dolmuyor gidenin yeri

içimiz balsız petek

boşluklarla çoğalan

 sıcağında ne var ki yaz güneşi

erittin bizi dostlardan

 gitgide çoğalıyor

dostsuz kalışımız

yalnızlığımız

gitgide…

bilmem ki.

 





 

ÖYKÜLERİNDE ANLATTIĞI DOSTLARINA KAVUŞTU


 KADİR İNCESU

20 Temmuz’da Türk edebiyatı insanlığı, çalışkanlığı, dostluğu, hayvanlara ve çevreye olan sevgisiyle tanınan bir ismini kaybetti.

Sıcacık gülümsemesiyle etkisi altına alırdı, tanıştığı herkesi… Sohbetiyle de yüreğinize yerleşirdi Raşit Kara… “Öp Beni” adlı şiirinde dediği gibi: “Ne Köse Dağı’ndayım ne de Bey Dağı’nda/ Ne Zara’dayım ne de Kızılırmak’tayım/ Aç yüreğini öp beni oradayım”

Yaklaşık 10 yıl kadar önce Caddebostan Kültür Merkezi’nde Türkiye Yazarlar Sendikası Kadıköy Temsilcisi Mehrizat’ın düzenlediği etkinlikler sırasında tanışmıştık…

Tanışma sonrasında ise Hayyam için düzenleyeceği etkinliğe çağırmıştı…

Pek çok etkinliği birlikte izledik. Pek çok etkinlikte okuduğu şiirleri dinledim.

Sesi heyecan ve mutluluktan titrerdi… İnanamazdınız onun bu heyecanına…

Medeniyet’e Yürüyüş kitabı için bir yazı yazmıştım Evrensel’e…

Yere Tükürmeme kampanyası için Ankara’ya yaptığı uzun ve zorlu yürüyüşü anlatıyordu kitabında… Yazımı okuduktan sonra görüşmüştük. Bu görüşmemizde Niko’nun Şapkası adlı öykü kitabından söz etmişti, büyük bir heyecanla… Aralık 2007’de Kadıköy Belediyesi tarafından düzenlenen kitap günlerine de getirdiği dosyası üzerine uzun uzun konuşmuş, kitap yayımlandıktan sonra bir söyleşi yapmaya karar vermiştik…

En son 3 Temmuz’da Kadıköy’de düzenlenen Sivas Şehitlerinin anıldığı mitingde karşılaşmış fotoğraflarını çekmiştim…

Berfin Yayınları sahibi İsmet Aslan, Niko’nun Şapkası çıkar çıkmaz da ulaştırmıştı bana…

Aynı gün okuyup bitirmiştim…

O günlerde Rıfat Ilgaz adına memleketi Cide’de düzenlenecek olan Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaline hazırlanıyorduk…

Notlarımı hazırlayıp, festival sonrası yapmaya karar vermiştim söyleşiyi… Bunu da İsmet Aslan’a söylemiştim.

Ama maalesef o gün gelmedi hiç…


Gazete Kadıköy’den arkadaşım UğurKarakadı’nın telefonuyla öğrendim acı haberi…

İnanamadım…

Bütün dostları gibi…

En verimli olacağı dönemde çekip gitti…

 

Niko’nun Şapkası üzerine

 

Raşit Kara’nın Niko’nun Şapkası adlı kitabı üzerine aldığım bazı notları paylaşmak istiyorum sizinle…

‘Tek başına bir çevre kuruluşu’ olarak tanınan Raşit Kara, yaklaşık 47 yıldır Adalarda yaşıyor…

İlk şiirini 1967 yılında yazmış… Aradan geçen 41 yılda 8 kitabı yayımlanmış:

Vora Koy (Şiir), Roc (Şiir), Güzel İnsan (Şiir), Bedestan (Şiir), Zara (Şiir), Filizkıranlar (Makale), Medeniyete Yürüyüş (Anı), Yakın Yüreğimi Sevmesin Bir Daha (Şiir).

Kora Yayınlarından çıkan Niko’nun Şapkası ise dokuzuncu kitabı…

Madam Vera adlı öyküsünde, yaptığı reçeller ve ütüsüyle tanınan ve sevilen Kınalıadalı Vera ile, Kadıköy vapur iskelesinde çalışan Biletçi Cemil arasındaki aşkı döker satırlara… Madam Vera’nın ölümü sonrası yaşanan vefasızlılar ise anlatılacak gibi değildir…

Tehlikeli Çöpçü adlı öyküde ise Hıdır Kara’nın mücadele dolu yaşamından kesitler anlatılıyor.

Öyküde birlik, beraberlik ve mücadelenin kazanımlarını çıkarır öne…

Adaları güzelleştiren dostlarını, arkadaşlarını, yoldaşlarını (Madam Vera, Zerzavatçı Niko, Yumurtacı Koço, Yusuf Güveli, İsmail Duman, Arabacı Koço, Madam Pinopi, Dimitrio, Derman Över, Doktor Silva, Duman Reis) anlatıyor; bazen büyük bir keyifle, bazen de hüzünle…

Kitabın kapağında ‘öykü’ yazmasına bakmayın siz. Raşit Kara deyim yerindeyse Adalar’ın tarihini anlatmış, sıcacık anılarla süsleyerek…

Raşit Kara’nın dediği gibi

“Hiç hesabı kitabı olmayan, bu sevgi ve dostluklardan bize kalan yalnızca bu anılar oldu.”

* * *

Soracağım çok soru vardı.

Geç kaldım…

Belki de o acele etti, kitabında anlattığı dostlarına kavuşmak için…

 27 AĞUSTOS BİRGÜN GAZETESİ


 

YAŞAMI TÜRKÜLERLE YORUMLAYAN KENT: ARGUVAN

  

 

Yazı ve fotoğraflar: KADİR İNCESU

 

Son iki yıldır dördüncü kez gittim Arguvan’a… Önceki gidişimden türküler kalmıştı aklımda… 5. Arguvan Türkü Festivali’ne rastlamıştı tatilim. Güzel bir tesadüftü.

2 gün boyunca türküler söylenmişti Arguvan’da…

Önceki gidişimin üzerinden ise iki ay geçti.

Kulaklarımda ise ağıtlar var hala…

Gözyaşları, acı…

30 yıldır hiç değişmediğini düşündüğüm dedem Hüseyin Kızıl’ı sonsuzluğa uğurlamıştık…

Evin karşısındaki tepede – ne kadar karanlık olursa olsun- göründüğünde yürüyüşünden tanırdık dedemi… Hemen sofra kurulurdu. 7 -8 yaşlarındayken nasılsa, hep öyle kaldı gözümde… Beyazlaşmış saçları, kasketi, yürürken sağa sola savrulan kolları, gülen yüzüyle…

Anneannem de kınalı ve tülbentli saçlarıyla bir orkestra şefi gibi çevirirdi kışın dört, yazları ise yaklaşık on beş kişinin yaşadığı dört odalı evi… Şimdi, ikisi de yoklar…

Hasretle, sevgiyle sarılamıyorlar çocuklarına, torunlarına, sevdiklerine…

 Duvardaki fotoğraflarından izliyorlar evlerini artık…

Malatya’dan bindiğim Arguvan arabası Arapgir sapağına geldiğinde, yaz tatillerinde köyde geçen günlerimi düşünüyordum.

Yol ayrımında aklıma Arapgirli şair Kirkor Yeteroğlu geldi.

Yeteroğlu’nun sürekli gülen yüzü sıkıntımı hafifletti biraz…

Birkaç dizesini mırıldandım:

Bulutlar gider uzaklara

Ben giderim yollarında düşünceli

Bir yanım ağıt olur

Bir yanım sevda, çileli

Düşer içime Arapgir’in

Düşer boş kalan

Viran evleri

(…)

   

Uçsuz bucaksız tarlaların eşliğinde devam etti yolculuk…

Arguvan tabelası göründü bir süre sonra… Biraz yana mı yatmış… Evet, evet…

Arguvan’ın kaderine mi benziyor, tabelası da?

 

Arguvan ve türküler

Arguvan’ın ortasında bütün yolların kesiştiği meydana Nazım Hikmet adı verilmiş. İki yıl önce ise belediye meclisi kararıyla Nazım Hikmet’in mezarının Arguvan’a getirilmesi için bir karar çıkarılmıştı. Nazım Hikmet’in mezarını Arguvan’a getiremediler, ama adını bir meydana verdiler… Artık bir çınar ağacının altında can buluyor Nâzım’ın adı…

Aynı meydanda bulunan Atatürk büstünün kaidesinde “Ulusal Türk müziğinin kaynağı Anadolu halk ezgileridir.”  sözü yer alırken, hemen yan tarafında da Arguvan Aşıklar Anıtı yer alıyor.

Hurşit Eren parkında ise Aşık Veysel’in, kaidesinde “Dostlar beni hatırlasın” dizesinin yeraldığı büstü bulunuyor. Yine meydanın iki yanına asılan iki pankartta ise “Türküler, sevdamız, kardeşliğimiz, barışımızdır…” ve “Arguvan’a her gelenin başımızın üstünde yeri vardır.” yazıyor…

Arguvan’ın küçük bir çarşısı var. Göz açıp kapatıncaya kadar bitiyor…

Caddenin iki yanına sıralanmış dükkânlardan Arguvanlı ozanların sesleri yükseliyor…

Türkülerin sözlerini anlamak için ister istemez duraklıyorsunuz…

Adeta yüreğinize işliyor sözler…

Tüyleriniz diken diken oluyor…

(…)

Sarı çiçek sarartıyı dağları

Kırmızı gül bezertiyi bağları

İkimizin gün görecek çağları

Çekerim ayrılık seni bir zaman

 

Daha iki adım atmadan, başka türkü başlıyor yüreğinize işlemeye inceden inceye…

Bir gün şu dünyadan göçüp gidersem

Boşa gider gözyaşların ağlama

Yok olur benliğim çürürse beden

Boşa gider gözyaşların ağlama

 

Derken başka yanık bir ses daha…

(…)

Dam üstünde ufak ufak çızgılar

Yüreğime bir ok değmiş sızılar aman, aman

Ah gülüm ey aman da, güzelim aman aman, oy

Sıladaki yari gönül arzular

Ben ölürsem beni yara bildirin

Ah hayın eller eller eller eller eller oy oy

 

Derken, acı dolu başka bir ses…

 

Kara trende yol alıyı Cürek’ten

Oturdum da bir of çektim yürekten

Dediler ki yarin bu yıl gemliyi

O da benim gibi yansın yürekten

Bu sene bu sene, zalım eller bu sene

(…)

Kulaklarınızda türküler, küçücük çarşıdaki Arguvanlıları izliyorsunuz… Tıpkı türkülerine benziyorlar…

Kayıtlara geçmiş yaklaşık 600 türküsü var Arguvan’ın…

Aşağıdan bir yel esti, dün mü buradaydın, etek sarı sen etekten sarısın, ganatlı gapının çifte sürgüsü, gurbet sana köyüm bana, kapının önünde önlük dikiyi, mevlam birçok dert vermiş, ötme bülbül, yüce dağdan bir yol iner… ilk anda akla gelenler…

Türküleri kadar yorumcuları da önemli Arguvan’ın: Hacı Engüzel, Muharrem Temiz, Ali Özçelik, Süleyman Kırca, Teslim Budak, Hasan Durak, Erhan Yılmaz, Cemal Öztaş, Ali Çeliktaş, Ramazan Özer, Fatma Şahin…

Arguvan türküsünü Arguvanlıdan dinlemek, türküyü yaşamak demektir de aynı zamanda…

Arguvan’a boşuna Türkülerin Başkenti dememişler…

Arguvan türkülerinin özelliği nedir, diyenlere Arguvanlı sanatçı Muharrem Temiz’in hazırladığı Arguvan Ezgileri-1 adlı kitabında  yayınlanmış olan araştırmacılarımız Hüseyin ŞAHİN ve Süleyman ÖZEROL'un  tanımlamalarıyla  yanıt vermek gerekir: “Arguvan türküleri bazen sevda, hasret, ayrılık yüklüdür. Bazen de acıların, dertlerin, dile getirildiği motiflerle haykırır bizlere… Bir bakarsınız tarlada ekin biçerken “Hon türküsü” olmuş, bir bakarsınız ot biçmede, harmanda, el taşında bulgur çekerken ezgiler akıvermiş Arguvan insanının gönlünden… Yaylaya doğru yollandığınızda sürüsünü otlatan çobanla karşılaşırsınız. O zamanda çobanın kavalından süzülen dertli, içli mi içli bir ezgi olmuştur. Delikanlıları askere uğurlama törenlerinde bağlamanın telinde “otuz üç gün oldu asker olalı/ Ana ben ölürüm sen geleneçe” diye dile gelmiş; sevip de kavuşamayan delikanlının gönlünde “Yarin mendilinin ucunu yaktım/ Tükettim ömrümü yola baktım” diye kara sevda olmuş çağıldıyor, gurbete çalışmaya giden Arguvanlının geride kalanlara yaktığı bir gurbet türküsü olmuş “Köyüm sana gurbet bana/ Ara ki bulasın beni/ Ben ağlarım yana yana/ Ara ki bulasın beni diyerek… Arguvan ezgileri form olarak ağıt şeklinde de ortaya çıkar ve der ki; “Sen de dut ki salacamın ucundan/ Düğün bayram gibi savalar beni…” İşte Arguvan ağzı ezgiler, bir bakıma yaşamın kendisidir aslında”

 

 

 

Dr. Hasan Basri Kılıç’a göre “Arguvanlı türküyü yaşamın bir parçası olarak algılamıştır.”

Çünkü: “Çocuğunu türküyle uyutmuş, tarlasını türküyle sürmüş, ekinini türküyle dermiş, ekinini türküyle ekmiş, harmanını türküyle savurmuş, oğlunu türküyle evermiş, kızını türküyle gelin etmiş, askerini türküyle uğurlamış, gurbetçisini türküyle uğurlamış, mektubunu türküyle yazmış, sevdiğini türküyle övmüş, düşmanını türküyle yermiş, ölüsünü türküyle gömmüştür.”

Arguvan türküleriyle ilgili daha fazla bilgiyi Hüseyin Şahin ve Süleyman Özerol’un hazırladığı Arguvan Türküleri adlı kitapta bulabilirsiniz…708 sayfalık kitapta Arguvan Türküleri ve yöreyle ilgili her türlü bilgiye ulaşmanız mümkün…

 

Nâzım Hikmet Meydanı

15 yaşından beri İstanbul’da yaşayan 70 yaşındaki emekli işçi Battal Doğan ile doğduğundan beri Arguvan’da yaşayan 74 yaşındaki emekli çiftçi Tahsin Bayram’ı Nazım Hikmet Meydanının ortasındaki çınar ağacının altında sohbet ederken görünce, selamlayarak yaklaştım yanlarına… Tahsin amca emekli olmuş olmasına, ama evinin küçük bahçesinde domates, biber, salatalık yetiştiriyor. “Toprakla uğraşmak beni gençleştiriyor” diyor gülümseyerek. Yazları mutluluğu iki katına çıkıyor… Çünkü çocukları ve torunları da geliyor yanına, festivali de bahane ederek… Battal amca ise, Yamaç Köyündeki evine her yaz geliyor.

Tahsin ve Battal amca türkü festivaliyle kültürlerinin daha çok kişiye ulaşmasından oldukça memnun… Her festival sonrası Arguvan için kalıcı bir şeyler yapılmasını da istiyorlar. Onlara göre festivalin tek eksiği bu…

Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızılay’a göre ise Arguvan’ın geleceği bir mandıraya bağlı… Kurulacak mandıra sayesinde Arguvan ve çevre köylerde üretilen süt değerlendirilecek, böylece de gelirleri artacak düşüncesinde Kızılay başkan…

Tarihçi yazar Hamza Aksüt ise Arguvan Türkü Festivalinin artık markalaşmış olduğunun altını özellikle çizerken, Arapgirli şair ve yazar Ali Rıza Uğurlu da festivalle Arguvan’ın kültürünün daha çok kişiye ulaştığını belirtiyordu.

 

Kültür şehri fakat kültür evi yok…

 

Saatler 21.00’ı gösterdiğinde başladı Sabahat Aslan’ın sunduğu 6. Arguvan Türkü Festivali…

İlk olarak da Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızılay söz aldı.

Kızılay, Arguvan’ın Türkiye’de ilk defa türkü festivali yapan bu nedenle de yörenin ekonomik seviyesini yükseltmeyi, dostluğun, barışın,  acının, ayrılığın ve yaşamlarına ait her şeyin ifadesi olan türkülere sahip çıkmayı amaçlayan bir İlçe olduğunu belirterek başladı sözlerine…

Arguvan’ın kültür şehri olup kültürevi olmayan “Çıkmaz sokakta bir ilçe” olduğunun altını özellikle çizen Kızılay bunun nedenlerini ise şöyle dile getirdi: “Ezilmişlik ve sevda Türkülerinin ana yurdu olan, Sanatıyla – Sanatçısıyla – duygulu insanlarıyla yaşayan, Atatürk ilkelerine bağlı, Devletine saygılı, vergisini veren, laik, çağdaş, herkesin düşüncesine saygı duyan, hoşgörü gösteren, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal felsefesini her zaman içinde hisseden insanların yaşadığı, Devletten başka kimsenin çivi çakmadığı, herkesin lafta çok sevdiği, gidenlerin Yemen’e gitmiş gibi dönüp bakmadığı, gelenlerin de nostaljik durumlarını tatmin etmek için geldiği, dost sohbetlerinde adından sıkça bahsedilen, kısacası kimsenin bir şey vermeyip çok şey beklediği, dışarıya göç verdiği için Türkülerine layık bir şekilde gelişemeyen, Tren yolu geçmeyen, gece Bekçisi olmayan, nüfusu çoğalmayan, çıkmaz sokakta bir ilçedir Arguvan…”

Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızılay’dan sonra söz alan Arguvan Kaymakamı Aslı Aynaoğlu Kuzulu ise türkü ve bağlamanın Arguvan’ın bir markası olduğunu ve bunun gelecek kuşaklara aktarılması gerektiğini belirtti.

Son olarak Arguvan’a ilk kez gelen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal söz aldı.

Baykal, Arguvan’ın önemli bir kültür, sanat, duyarlılık ve türkü merkezi olduğunu belirterek “Türküler Anadolu’nun tarihidir, romanıdır, siyasetidir. Aşkı, sevgiyi içerir” dedi. Konuşmasının son bölümünde ise Arguvan’a bir kültür evinin yapılması için Malatya Milletvekili Mevlüt Aslanoğlu’na gerekli çalışmaları yapması talimatını verdi.

Konuşmalar sonrası Piramit THM Topluluğu, Seval Eroğlu, Süleyman Kırca, Erensoy Akaya ve Güler Duman sahne alarak Türkiye’nin dört bir yanından gelen türkü dostlarına unutulmaz bir gece yaşattılar.

Aynı coşkuyu festivalin son gecesi Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Semah Ekibi, Erhan Yılmaz, Ahmet Kaya, Tolga Sağ, Erdal Erzincan, Recep Ergül, Mercan Erzincan, Hıdır Göksu, Zafer Gündoğdu ve Ümit Tokcan’la tekrar yaşayan Arguvanlılar 7. Geleneksel Arguvan Türkü Festivali’ni beklemeye başladılar bile…

 

 

Dönüş yolu…

Yıllık izinim bitti, artık dönmem gerek…

Aklımda Arguvan türküleri kalmadı sadece…

Yoncalı Barajı’da aklımda…

Şotik’in yapılmayan yolları da…

Şotik..

Şoti…

Şot…

Şo…

Ş…

Şşşştttt çok konuşma…

2 yıl önceki tabelalar değişmemiş hala…

Bozuk satıh 20 km…

Bozuk satıh 15 km…

Bozuk satıh 10 km…

Tabelalara gösterilen özen yollara da gösterilse keşke…

Yolların yapılacağını duydum… O kadar işte…

Neredeyse unutuyordum Yonca Barajının bu yılki ödeneği sadece 1.000 YTL imiş…

Söyleyecek başak ne var ki?

İki gün boyunca, yine ülkenin dört bir yanından gelen türkü severler doldurdu Nâzım Hikmet Meydanını…

İki günün sonunda ise herkes evine döndü…

Yine yalnızlığıyla baş başa kaldı Arguvan ve Arguvanlılar…

 17 AĞUSTOS 2008-BİRGÜN GAZETESİ

 

 

 kardeş siteler:

http://yazarmustafaaslang.tr.gg/


http://www.yilmazucar.com/

 

 

 

 

 

 
  6148 ziyaretçi (9655 klik) kişi burdaydı!